PLANETDP // HABERLER // 60'lar Korku Sineması Kuşağı

Korku, insanların doğumundan ölümüne kadar farklı şekillerde, farklı konularda ve farklı zamanlarda tutsak olduğu ve onunla yaşamak zorunda kaldığı bir hayatta kalma güdüsüdür. Bilinç dışında yer edinen, hayallerle beslenen ve çoğu zaman da rüyalarla ortaya çıkan bu garip saplantı hali ressamların fırçasında, edebiyatçıların kaleminde ve son olarak da yönetmenlerin kamerasında kendisine yer bulmuş ve 7. sanat sinema için vazgeçilmez bir tür haline gelmiştir. Korku filmleri, sinemanın başlangıcından günümüze kadar, dönem dönem popülerligini yitirse bile kendine özgü nitelikleri olan bir tür olarak beyaz perdeye rüştünü kabul ettirmiş, ayakta kalmayı başarmış ve eleştirmen Sezai Solelli’nin de belirttiği gibi sinema sektörünün her sene imal ettiği onlarca film arasında mühim bir noktaya sahip olarak sinema tarihinde önemli bir yer etmiştir.

Sinemaya gecikmeli bir giriş yapan korku sineması, günümüzde vazgeçilmez bir tür olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk zamanlarında seyirci için büyük bir bilinmezlik olan sinema, keşfedilmesi gereken ham bir alandı. Gerçek görüntüler olduğu gibi perdeye aktarılıyor, kamera teknikleri, sinemanın olanakları denenerek öğreniliyordu. Melies'in açtığı yol, kurgusal yapıtların ortaya çıkmasına ve fantastik hikayelerin kapısının aralanmasına yardımcı olmuş ve korku filmlerine de zemin hazırlamıştır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası olgunlaşan korku türü, sinema tarihi içinde kendi klişelerini, alt-türlerini ve mitlerini oluşturur ve yavaş yavaş meyvelerini toplamaya başlar. Asırlar boyu insanlığı tutsak eden korku, sinemanın görsel dili sayesinde ete kemiğe bürünür. İnsanlar korkuları ile yüzleşir, hayali düşmanıyla savaşır; içten içe büyüttüğü ve dizginleyemediği şiddeti tatmin eder, düşünce dünyasındaki rahatsızlıklarını, ruhunu boğan korkuları ötekilerle paylaşır artık. Bu paylaşımlar korku sinemasını zenginleştirmiş, türler kendi içinde alt-türleri yaratmış, değişen ve eklenen korku ve hezeyanlar ile birlikte konular da farklılaşmıştır. Neticede korku sineması, sinemanın tarihsel süreci içinde varlığını kaybetmemiş, kendisine has özellikler ortaya çıkararak hemen her dönemde yapıtlar veren, sinemanın vazgeçemedigi bir tür olarak beyaz perdedeki yerini sağlamlaştırmıştır.

Korku türünün ilk ayak sesleri, tüyleri ürperten gerilim yüklü hayalet öyküleriyle Kuzey Avrupa ülkelerinden gelmiştir. Yine yirmili yılların Paris’inde gerçeküstücülerin yapıtlarında saldırganlık ve şiddet ögelerine yer vermeleri, korku sinemasına katkıda bulunan bir gelişme olarak nitelendirilmektedir. Kimi çevrelerce, sinemanın mucidi 'nin L'arrivée d'un train à La Ciotat  (The Arrival of a Train, 1895) adlı filmi, ilk korku filmi örneği olarak kabul edilmiştir. Bir diğer erken dönem filmlerinden olan The Great Train Robbery filminin ( Edwin S. Porter, 1903) sonunda, kovboyun kameraya doğru ateş etmesi de seyirciye bir saldırı özelliği taşıması ve korkutması nedeniyle korku filmi olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade edilmiştir. Fakat bu filmler her ne kadar seyirciyi korkutmayı başarmış olsa da salt korku filmi niteliğinden uzak bir noktada durmaktadırlar. Çünkü korku filminde yalnızca korkutmak baz alınmamaktadır. Bunun yanında farklı elementlerin, dokuların bir araya gelmesi, korku sinemasına özgü belirleyici özelliklerin aynı potada bulunması gerekmektedir. Korku sinemasının başlangıcı, Güney Avrupa topraklarına isabet eder. Fransız film yönetmeni George Méliès, sinemanın bilinen en eski teknik ve anlatı gelişmelerinin öncülerinden biri olarak kabul ediliyor. Özel efektler kullanmasıyla tanınan Méliès aynı zamanda sinema tarihinin ilk korku filminin de yaratıcısı. Bir ortaçağ kalesine musallat olan şeytanın hikayesini anlatan Le Manoir du Diable (The Haunted Castle, 1896) adlı 3 dakika süren sessiz kısa film, 7. sanatın ilk korku filmi olarak kabul edilir. Bunun yanı sıra Fransız yönetmenin o dönem Une nuit terrible (A Terrible Night, 1896) ve L’auberge ensorcelée (The Bewitched Inn, 1987) eserleri, korku/komedi türünde çekilen ilk filmler görüşü hakimdir. Bu dönemin eser verenleri arasında dünyaca ünlü İspanyol yönetmen Segundo de Chomón da yer alır. İlerleyen yıllarda kusursuz kullanım örnekleri sunacak olan Stanley Kubrick ve Alfred Hitchcock gibi yönetmenlere ilham olacak olan kamera hileleri ve optik ilüzyonlarını filmlerinde çok sık kullanırdı. La casa hechizada (The House of Ghosts1906) kısa yapıtı hayaletli ev temasının işlendiği bilinen ilk filmdir. Korku filminin kabul edilen ilk klasiği ise, Alman Ekspresyonizmi’nin sinemadaki ilk örneği olarak görülen ve I. Dünya Savaşı’nın toplumda yarattığı anksiyetelerden beslenen, Robert Wiene’nin yönettiği 1920 yapımı Das Kabinett des Doktor Caligari filmidir.

60’lı yılları korku janrı açısından oldukça ilgi çekici yapan en önemli şey, türün 1960 senesi ile birlikte şok edici yapımlarla döneme başlaması olmuştur ki bu yapımlar çoğu izleyici için epey sarsıcı niteliktedir; 70’lerin bağımsız vahşet filmlerini, 80’lerin astarı yüzünden pahalıya gelen eli bıçaklı Slasher filmlerini, 90’ların ergen meraklısı psikopatlarını içeren Teen Slasher filmlerini ve 2000’lerin işkence pornosu korku filmlerini izlemeyen 60’ nesli için o dönem çıkan filmler elbet korkunç gelecektir. Dönemin siyasi ikliminin de etkisiyle korku türünde gerçekçilik ön plana çıkmış ve tür içinde yeni akımlar ve temalar kendisine yer bulmuştur. Film değerlendirme kurullarının pek çok yapımı yasakladığı, geri kalanlarına ise ne yapacağını bilemediği; seyircilerin ise yapılan çoğu filmi görmezden geldiği ve izlemeye cesaret edemediği yıllar olmuştur bu dönem. 60’ öncesi korku filmleri, geleneksel hikaye anlatıcılığına bağlı, türün sahip olduğu yasakları aşmamaya özen gösteren ve bu yüzden türe farklı yorumlar getirmekten aciz bir yapıdayken 60’lı yıllarla birlikte geleneklere karşı savaş açılmış ve farklı konularda birçok korku filmi çekilmiştir. Klasik karakterlerin yanına yenileri eklemlenerek, yeni yaklaşımlar, tutumlar, üsluplar ortaya konmuş ve denemeler yapılmış, türe açılımlar kazandırılmıştır. Bu açılımların pek çoğu sonra tür içinde alt-türe dönüşecek, kendi klişelerini ve mitlerini oluşturacaktır. İtalyanlar ve düşük bütçeli Amerikan istismar sinemasının kapılarını açtığı eli bıçaklı katil furyası, Psycho ve Peeping Tom öncülüğünde, yine bu yıllarda kendisine yer bulmaya başlar. Hitchcock'un bir diğer başyapıtı The Birds, 70’lerde popüler olacak saldırgan hayvan temalı alt türün rehberidir. George A. Romero’nun çığır açan Night of the Living Dead filmi (Yaşayan Ölülerin Gecesi, 1968) düşük bütçeli filmiyle görülmemiş bir gişe hasılatı elde etmiş ve zombi filmlerinin atası olmuştur. Georges Franju tarafından çekilen Eyes Without Face (Çehresiz Gözler, 1960) yeni bir alt türün (psikopat cerrahlar) doğuşuna vesile olmuştur. Village of the Damned ise (Lanetli Kasaba, 1960) şeytani çocuk izlekli filmlerin ilk yetkin örneği olarak beyaz perdeye çıkmıştır. Japonya'da ise Kaneto Shindo'nun doğaüstü korku yapıtı Onibaba seyirciyle buluşmuştur. Yine bu dönem Roger Corman'ın Edgar Allen Poe adaptasyonları büyük yankı uyandırır ve türün önemli yapı taşlarından birisini oluşturur. 

Amerikan sinemasının prangası olarak  nitelendirilebilecek The American Production Code olarak adlandırılan ve Hollywood filmlerinin kural kitabı olarak ifade edilebilecek yasaklar listesi ilk olarak Psycho filmi ile aşılmaya başlanır. Kanlı banyo sahnesinin haricinde de bekar bir kadının, üzerinde sadece sütyeni ile yatakta boylu boyunca uzanması ve Amerikan filmlerinde ilk kez klozet-şifon çekme sahnesinin yer alması ile pek çok açıdan devrimci! bir film olduğu söylenebilir. Psycho, Amerika’da epey sükse yapmıştı yapmasına fakat stüdyoya göre Hitchcock’un, filmdeki Amerikan örf ve adetlerine aykırı(!) bu tarzı, seyirci tarafından yönetmeni Hitchcock olduğu için sineye çekilmişti, başka biri olması halinde büyük topluluklar tarafından çoktan ayaklanma yaşanmıştı; hoş, yine de ayaklanan kitleler olmuştu. Filmin Amerika dışı gösterimleri için Hitchcock, sahneleri yeniden düzenlemiştir. Katilin elindeki kan daha görünür hale getirilmiş, karanlık olan sahnedeki kadın çıplaklığı daha aydınlık ayarlanmıştı. Aynı yıl çıkan Eyes Without Face, yoğun şekilde yüz kesme, biçme sahneleri içermesi sebebiyle çoğu ülkede yayınlanmadı; Peeping Tom, sevilen bir yönetmenin kariyerini sona erdirdi; Black Sunday ise pek çok yerde yasaklandı. Bu filmlerin hepsi de ritüalist bir katili merkezine alan, eli bıçaklı seri katil filmleridir. Bu sıkıntılar üzerine 1960 sonrasında korku janrı güvenli limanı olan hayalet hikayelerine geri döner. Dönemin saygın yönetmenleri ise psikolojik korku üzerine gerilimler çekmeye başlar. Takvimler 1968 yılını gösterdiğinde ise Hollywood’un yasaklar kitabı olan The American Production Code tamamen ortadan kalkarak vahşet dolu filmlerin kapıları sonuna kadar aralanmış olur. Aynı yıl ortaya çıkan ve büyük gişe başarısı kazanan, Night of the Living Dead (1968) ile Rosemary’s Baby (1968) filmleri farklı yollarla da olsa ahlaki, toplumsal ve siyasal önermelere, yapım kurallarına ve filmlerindeki anlatı stratejilerine karşı çıktıları gerekçesiyle modern korku sinemasının ilk örnekleri olarak kabul edilmektedir. Her iki film de kahramanla kurbanın rollerini yeniden belirleyerek korkunç olanın yeniden tanımlamasına gitmiş ve dehşeti dönemin Amerikasının günlük yaşamına yerleştirmiştir. Niteliğin nicelikten önemli olduğu bu bu yıllarda, gelecek on yılda Mario Bava, Dario Argento ve pek tabii Alfred Hitchcock tarafından çekilecek olan birçok şaheser sınıfındaki korku filminin tohumları atılmıştır. Çünkü bu dönem çekilen az da olsa birkaç film, korku janrının sinema dünyasındaki yolculuğunun 40 yılını baştan sona etkilemiştir.

Türün ve sinemanın tabularının yıkılmaya başlandığı, ufuk açan fikirlerin ve temeların ortaya çıktığı cesur bir dönem olan 60’lı yıllarla birlikte korku filmleri şok eden, dehşete düşüren ve bir o kadar da gerçekçi yapıya bürünmüştür. 60’lar öncesi korku sineması; uzaydan gelen devasa böcekler, ucube kertenkele insanlar ya da 50 metrelik kadın saldırılarından ibaret iken bu dönemle birlikte filmlerin sertlik, gerginlik ve cinsellik dozajı artmış, psikolojik gerilimin ağırlıkta olduğu hikayeler ön plana çıkmıştır. Kısacası seyirciler gölgeler içinde yaklaşan katilin nefesini enselerinde hissetmeye başlamıştır. Slasher alt türünün ortaya çıkmasına da ön ayak olan ve ritüelistik katillerin kol gezdiği 60’lı yıllar korku sineması; vahşi cinayetleri, doğaüstü gerilimleri, gotik tandanslı korku hikayeleri ve ucuz B-filmlerini içinde barındıran ‘’devrimci’’ ve ‘’çoğulcu’’ bir dönem olarak sinema tarihindeki yerini almıştır. Bu dönemin dikkat çeken ve klasik haline gelen yapımlardan oluşan 15 filmlik liste şu şekilde;

1. Psycho (1960) | Alfred Hitchcock

Korku filmi listelerinin ağır topu, türü sevenlerin başucu kitabı, olmazsa olmazı. 60’lı yıllar sinemaya pek çok korku filmi efsanesi kazandırmış olsa da hiçbirisi Alfred Hitchcock’un Psycho'su kadar beyaz perdede konuşulmamış ve onun kadar saygı görmemiştir. Korku janrının en tepesinde yalnız başına oturan Psycho, Hitchcock’un kamera ve ışık kullanımı ile yarattığı atmosfer ve oyunculuklar ile ön plana çıkan korkunç bir yönetmenlik dehasıdır. Annesine tutkun sapık bir adamın şehirden uzakta bir oteldeki cinayetini anlatan film; yaratık, canavar, vampir, şeytan, mumya vb. korku imgeleri yanına insanı da ekleyerek korku sinemasında bir milat olmuştur. Psycho ile birlikte sapık-katil profili ortaya çıkmış, artık katilin içimizden biri olabileceği, çevremizdeki herhangi birinin potansiyel bir katil olduğu şüphesini ekmiştir akıllara. Bir anlamda Hitchcock, insanın ruhunda taşıdığı vahşiliği ve saklı tuttuğu canavarını simgesel kılıfından sıyırmış ve yine insanların yüzüne çarpmıştır. Bir kurgu başyapıtı olan film, banyo sahnesi ile sinema tarihine geçmiştir. Anthony Perkins’in canlandırdığı tekinsiz ve huzursuz edici Norman Bates karakteri ile akıllara kazındığı Psycho, eleştirmenler tarafından Hitchcock’un en beğenilen filmi olmuştur. Film hakkında usta yönetmen Hitchcock şunları söyler; ''Beni en çok memnun eden şey, filmin izleyiciyi etkilemiş olmasıdır. Bu, benim için çok önemlidir. Konuya aldırmam, oyunculuğa aldırmam. Buna karşılık filmlerin bölümlerine, fotoğraflanmasına, ses düzenine ve izleyiciye çığlık attıracak her türlü teknik ayrıntıya büyük önem veririm. Kitlenin ortak heyecanını ve duygulanmasını sağlayabilecek bir sinema sanatı kullanımının, bizler için son derece tatmin edici olduğunu düşünürüm. Ve Psycho ile buna kesinlikle ulaştık.''

2. Peeping Tom (1960) | Michael Powell

İlk Slasher film olarak kabul edilen Peeping Tom, çıktığı dönem aşırı korkunç ve dehşet sahneleri içermesi nedeniyle sinemalardan kaldırılması ve yönetmenin de kariyerine mal olmuş olması nedeniyle ilginç bir noktada durmaktadır. Yönetmen Michael Powell, Peeping Tom’da Leo Marks’ın özgün bir senaryosundan yola çıkarak hasta ruhlu bir genç adamın öyküsünü anlatır. Mark Lewis, fotografçı ve kameramandır. Güzel ve çekici kadınların resimlerini çeker, onları filme alır ve sonra da onları izler. Ama sonra onları öldürmek gibi kötü bir huyu vardır. Öldürürken filmlerini çekmeyi sürdürür, ama en çok da ölüm anında kurbanların yüzünde beliren korkuyu filme almayı sever. Psycho ile pek çok noktadan karşılaştırılsa da kurban sayısı ve finalinde yer alan sempatik güzel kadın noktaları ile Slasher türüne ondan daha yakın bir noktada durmaktadır. Tarzı itibariyle olsa gerek, hiçbir zaman Psycho kadar konuşulup popüler olamayan Peeping Tom, en az onun kadar övgüyü hak eden bir filmdir. Çıktığı zaman izleyiciler ve eleştirmenler tarafından nefretle karşılanan film, günümüzde bir klasik olarak kabul edilmektedir.

3. Eyes without Face (1960) | Georges Franju

Bir kaza sonucu yüzü deforme olan kızını iyileştirmek için kadınları kaçıran ve yüzlerini keserek kızına nakletmeye çalışan bir babanın anlatıldığı film, zamanın ötesinde yapısı ile korku severlerin başucu filmlerinden birisidir. Georges Franju’nun rahatsız edici derecedeki detay işçiliği, kurduğu estetik yapı ve izleyicide yarattığı dozunda gerilim ile Eyes Without Face, korku türün içinde benzersiz bir noktada durmaktadır. Film boyunca maske ile oynayan Edith Scob ise muhteşem oyunculuğu ile filmi taşıyan bir diğer nokta olarak göze çarptmaktadır. Body Horror alt-türünün ilk örneklerinden olan Eyes Without Face, bir tarafta ailevi değer yargılarını tartışmaya açarken diğer yandan da insanoğlunun her dönem cevap aradığı ''Asıl güzellik nedir?'' sorusuna da kendince cevap veriyor. Korkunç olanın şiirsel bir dille anlatıldığı nadir eserlerden olan Eyes Without a Face, tür içinde kendisinden sonra gelen pek çok filme ilham olmuştur.

4. Black Sunday (1960) | Mario Bava

Mario Bava, türün meraklıları tarafından Giallo olarak da bilinen, ilk Slasher tarzı filmleri İtalya’da çekmeye başlamadan önce bu gotik başyapıtı ile izleyicilerin karşısına çıkmıştı. Dehşet verici bir açılış sahnesi ile başlayan Black Sunday, İngiltere’de yıllarca yasaklı kalmıştır. Üstelik bu film, birkaç yıl içinde şiddetini çok daha artıracak olan yönetmen Bava’nın en hafif filmlerinden birisidir! Cadı temalı korku filmlerinin en önemli eseri olarak kabul edilen ve kült mertebesine ulaşan Black Sunday, öldürüldükten sonra yeniden dirilen bir cadının ürpertici nefesini izleyiciye korku dolu sahnelerle aktarıyor. Başlarına şeytan maskesi çivilenmiş cadıların idam sahneleri ile başlayan film; başarılı atmosferi, gölge ve ışık oyunları ve sinir bozucu müziği ile dikkat çekerken Barbara Steel de oyunculuğu ile göz dolduruyor. Bava’nın sükse yapan ilk korku filmi olan Black Sunday, kimi çevrelerce sinema perdesinde arz eden en iyi gotik korku filmi olarak kabul edilmektedir.

5. The Haunting (1963) | Robert Wise

Shirley Jackson’un Tepedeki Ev romanından uyarlanan ve Robert Wise tarafından yönetilen film, doğa üstü korku filmleri içinde özel bir yere sahiptir. Usta yönetmen Martin Scorsese’nin En İyi 11 Korku Filmi listesine aldığı The Haunting, kimi çevrelerce yalnızca 60’ların değil, sinema tarihinin en iyi ve en korkunç filmi olarak kabul edilmektedir.

Dr. Markway ve çağırdığı üç kişinin ürkütücü bir evde hayaletlerin varlığını kanıtlamaya çalışma çabalarının anlatıldığı filmde, kötü niyetli bir ruhun gruba eziyet etmeye başlamasıyla işler korkunç bir noktaya gelecektir. Yenilikçi yapısıyla korku filmlerinin temel elementlerini elinin tersiyle iten film, izleyicisine korkutucu sahneler göstermek yerine karakterlerin ruhsal analizleri aktarma yoluna gitmiştir. Bir hayalet hikayesi olmasına karşın korkutan öğelerin hayaletler olmaması ve düşmanın sahneden görünmeden izleyiciyi film boyunca tedirgin ve hoşnutsuz tutması filmi, türü içinde özel bir noktaya taşımıştır. Dakika dakika yükselen psikolojik gerilimi ve yarattığı atmosfer ile de en rahatsız edici filmlerden birisidir.

6. Blind Beast (1969) | Yasuzo Masumura

Blind Beast filminde , görme engelinin fiziksel sıkıntılarını görsel bir sanat olan sinemada anlatmaya çalışarak zor bir işe kalkışıyor. Bunun yanında seksüel hakimiyet, Stockholm sendromu ve bedensel yitim gibi konuların etkilerini izleyiciye aktarmaya çabalıyor. Alanında benzersiz bir yapım olan Tetsuo’da işlenen acı ve zevk duymak amacıyla yapılan obsesif vücut modifikasyonu fikrinin bir öncülü olan Blind Beast, ustaca işlenmiş ve çok sert bir istismar filmidir. Klasik tutsak edilen kadın hikayesini benzer şekilde ele alıp devamında epey saykodelik bir yola sapan Blind Beast, karanlık dehlizlerde başlayan tutkulu ama bir o kadar da tehlikeli bir aşkı farklı alt metinler özelinde aktarmaya çalışıyor. Kara mizah ve korku dolu psikodramların ustası Masumura, aptallık ve korku duyguları arasında tuhaf bir denge tutturuyor. Yapıtları arasındaki en tuhaf, en kaçık ve en zorlu film olan Blind Beast,, sinema sanatının yasaklı keyiflerinden en özelidir.

7. Rosemary's Baby (1968) | Roman Polanski

’nin ilk Amerika topraklarındaki ilk filmi olan Rosemary’s Baby, Ira Levin'in aynı adlı romanında uyarlanmıştır. Bir korku filmini en iyi yapan temel unsur, ani görüntü ve ses efektleri ile korkutmaktan fazlasını yapan, yani insanın en temel korkularına oynaması ve bunu aktarabilmesidir. Rosemary’s Baby’nin, hikayesini izleyiciye inandırarak anlatma başarısı ve son ana kadar gizemini açık etmeyen kurgusu, türünün en iyi filmlerinden biri olmasını sağlamıştır. Film, bir yandan doğaüstü unsurları ile seyirciyi korkuturken diğer yandan baş karakterin içinde bulunduğu paranoya haliyle de psikolojik bir gerilimi tırmandırıyor. Unutulmaz finali ile de benzerlerinden ayrılan filmin asıl gücü hikayesinin şoke eden sürprizlerinde değil, sürprizlerin gerçek olabilme ihtimalinin korkunçluğunda yatmaktadır. Polanski'nin hikayeye kattığı klostrofobik hava, gizemli bir şekilde hamile kalan ve kocasının tuhaf ilişkileri ile aklı karışan Rosemary Woodhouse rolündeki Mia Farrow’un depresif oyunculuğu ve arka planda işlenen şeytani, paranoid ve bir o kadar da dehşet verici atmosferi ile modern korku sinemasının bir manifestosudur adeta.  

8. Night of the Living Dead (1968) | George Romero

’nun Night of the Living Dead filmindeki zombilere esasında ‘’Gulyabani’’ denilir, fakat bu NOTDL’ın, günümüzde bildiğimiz anlamda amaçsız, düşünmekten yoksun ve insanlığa dair ruhlarında hiçbir şey kalmamış bir avuç aylak olan zombi figürünü ortaya çıkaran ve zombi korku filmleri alt türünü meydana getiren film olarak kabul edilir. Korkunç olduğu kadar çığır açan Night of the Living Dead, gösterime girdiği dönemden itibaren korku janrının yeni bir boyut kazandırmıştır. İnsan eti yemeye şartlanmış insan eskileri, kişilikli anlatımı ve bir o kadar da tok finali ile izlenmeyi hak eden bir yapım olduğu ve korku severlerin kaçırmaması gerektiği su götürmez bir gerçek.

9. Onibaba (1964) | Kaneto Shindô

Japonya’nın intikam ve ihanet temalı halk hikayelerinden esinlenen Onibaba, klasik bir hayalet hikayesini ekranlara taşır. 14. yüzyılın Japonya'sında, yalnız kalan gelin ve kayınvalidesi bataklık çamuruna giren samurayları öldürerek aldıkları zırh ve silahlarını satarak geçinmeye çalışır. Savaştan dönen komşuları Hachi ile karşılaştıkları bir gün gelin, kocasının öldüğünü öğrenir ve zamanla Hachi ile aralarında tuhaf ve tutkulu bir ilişki başlar. Bu durum gelin ve kayınvalide arasını açar ve yaşlı kadının başına gelen olayla işler daha da garip bir hal alır.

Japonca’da kelime anlamı ''Şeytan Kadın'' Onibaba, eski bir Budist hikayeye dayanmaktadır. Japon korku sinemasının ilk örnekleri arasında yer alan başarılı bir korku film olan film, tarihsel arka planı ve dinamik görsel sunumu ile dikkat çekmektedir. Açık uçlu sonuyla pek çok farklı alandan yorumlamaya ve sembolik okumalara müsait yapısı onu, Japon sinemasının önemli mihenk taşları arasına sokmaktadır. Muhteşem yönetmenlik örneği ve siyah-beyaz sahneler eşliğinde enfes sinematografiye sahip olan Onibaba, korkuyu iliklerinize kadar hissettiren ve uzun süre akıllardan çıkmayacak derecede çarpıcı bir film olarak listede yer almayı sonuna kadar hak ediyor.

10. Village of the Damned | Wolf Rilla

John Wyndham’ın The Midwich Cuckoos romanından uyarlanan film, bilim kurgu/korku türlerinin önemli örneklerinden birisidir. Sakin bir İngiliz kasabasında bir gün, görünmez bir bariyer ortaya çıkar ve bu alan içinde kalan herkes birkaç saatliğine baygınlık geçirir. Dışarıdan girmeye çalışan insanlar da aynı şekilde bayılmaktadır. Bir süre sonra insanlar yeniden ayılır ve her şey yolundaymış gibi görünür. Fakat haftalar sonra, tüm kadınlarının hamile olduğu ortaya çıkınca kasabalılar şüphelenmeye başlar.

Gergin ve huzursuz edici yapısıyla daha ilk dakikalardan izleyiciyi eline alan yönetmen , bilinmezliğin getirdiği korkuyu sırtını dayamış ve çocuk masumiyetinin yerini vahşi bir katil güdüsüne bırakması sürecini çok iyi işlemiştir. Village of the Damned'de son ana kadar diken üstünde giden hikayesi ile akıllarda yer edinecek bir filme imza atmıştır. Filmin 1993 yılında John Carpenter tarafından bir yeniden çekimi de bulunmaktadır.

11. The Innocent (1961) | Jack Clayton

Bir mürebbiye, öksüz ve yetim olan iki kardeşin bakımını üstlenmek için geldiği Bly Malikanesi’nde bazı gariplikler olduğunu fark eder. Çok geçmeden malikanede hayaletler olduğunu ve çocukların da bu kötü varlıklarca ele geçirildiğinden şüphelenmeye başlayacaktır.

Ünlü yazar Truman Capote’nin katkıları ile Henry James’in Yürek Burgusu adlı kısa hikayesinden uyarlanan film, izleyici nezdinde hayaletlerin gerçek mi yoksa masumiyetini yitirmiş bir zihnin tezahürü mü olup olmadığını tartışmaya açmıştır. Rosemary’s Baby ve The Exorcist kadar korkunç, şeytani ve zekice çekilmiş olan The Innocents, ucu açık finali ile de adından epey söz ettirmiştir. Ürkütücü müziğinin de desteklediği tekinsiz atmosfere sırtına dayayan The Innocents, kan donduran sahneleri ile de psikolojik doğaüstü korku sinemasının temel taşlarından biri olmuştur.

12. Seconds (1966) | John Frankenheimer

Seconds, salt bir korku filmi olmasa da korku unsurları taşıyan müthiş bir gerilim filmi olarak tanımlanabilir. Çok gizli bir örgüt, kişiye özel dehşet verici bir iş yapmaktadır. Bir dizi estetik ameliyat sonucu müşterilerin yüzü seçecekleri politikacı, sanatçı ya da ünlü birine benzetilmekte ve eski kimlikleri sahte bir tezgahla ölmektedir. Kurbanın ortadan sessizce kaldırılması ve müşterinin kurbanın yerine geçirilmesi de bu gizli örgüt tarafından ayarlanmaktadır. Bu örgütten haberdar olan Hamilton, bu işe girişmeye karar verir fakat olaylar beklediği gibi gelişmez.

Görüntü yönetmeni Howe'un akıllara ziyan işçiliği ile enfes bir sinema deneyimi sunan Seconds, kafkaesk stili, huzursuz müzikleri ve paranoyalarla dolu orijinal senaryosu ile sinemanın gizli kalmış hazinelerindendir. John Frankenheimer'in gerilimi ustaca işlendiğ film, çekildiği dönemin çok ötesinde bir seyirlik sunuyor. Benzer bir deneyim yaşamak isteyenler için, aynı yıl çıkan Japon yapımı Tanin no kao (The Face of Another, 1966) göz atabilir.

13. What Ever Happened to Baby Jane? (1962) | Robert Aldrich

Vaktiyle ünlü ve popüler olan güzel mi güzel kadınların yaşlanınca unutulmaları ve zamanla bu durumu bir saplantı haline getirerek nostalji içinde yaşayan, zihnen dengesiz ve etrafındakilere eziyet eden korkunç yaşlı kadınları konu edinen korku filmleri alt-türü Psycho-Biddy olarak tanımlanır. Bu alt-türün ilk ve en önemli örneklerinden birisi, Gloria Swanson'un muhteşem bir oyunculuk performansı ile gözlerimizin pasını sildiği, usta yönetmen Billy Wilder'ın Sunset Blvd. (1950) filmidir.

Henry Farrellın aynı adlı romanından tarafından filme alınan What Ever Happened to Baby Jane? eski film yıldızı olan iki kız kardeşi merkezine alıyor. Çocukluğunda ünlü olan fakat daha sonra bunu devam ettiremeyen ve kendisini alkole veren Baby Jane ile kardeşi Blanche'in hayatı geçirdikleri bir kaza sonucu sonsuza dek değişir. Bette Davis ve Joan Crawford'un rollerinde adeta devleştikleri What Ever Happened to Baby Jane? sinir harbi içinde ilerleyen gotik soslu hikayesi ile unutulmaz bir sinema deneyimi sunuyor. Çıktığı dönem epey ses getiren film, daha sonra çıkacak olan pek çok yapıma da esin kaynağı olmuştur.

14. Homicidal (1960) | William Castle

Yönetmen William Castle, tarzı itibariyle ya çok sevilen ya da nefretle uzak durulan bir yapıdadır. En bilinen eserleri The Tingler, House on Haunted Hill ve 13 Ghosts olsa da Homicidal hepsinden ayrı bir noktada durur. Vahşi bir cinayetle başlayan film bir yandan Psycho esintileri sunarken hikaye işlenişi olarak ayrışır ve Hitchcock'un başyapıtından çok daha serttir. Slasher alt-türüne bir kürek de kendisi atar. Filme dair ilginç bir nokta ise, Castle, sinemalarda filmin dehşet verici olduğunu söylediği final sahnesi gelmeden önce 45 saniyelik bir Fright-Break (Korku Arası) eklemiştir. Kendine güvenemeyen izleyiciler, isterlerse filmden çıkabilecek ve verdiği parayı da geri alabilecektir. Yalnız bir şartı vardır, bunu yapan herkes çıkarken korkak olduklarını gösteren bir belge imzalayacaklardır!

15. Viy | Konstantin Ershov, Georgiy Kropachyov

Gogol'un aynı adlı kitabından uyarlanan Viy, Sovyet Rusya'nın ilk korku filmi olması açısından özel bir yerdedir. Kilise öğrencisinin bir cadıyla karşılaşmasının ardından iblislerle tutuştuğu savaşın anlatıldığı hikaye, aslen Ukrayna halk hikayelerine dayanır. Gotik atmosferi, saykodelik karakter tasarımları ve kara mizahıyla orijinal bir yapım olan Viy, döneminin ötesinde makyaj ve efektleri ile de göz dolduruyor. Ağır bir şekilde başlayan film dozunda kara mizahı ve çılgınlığa sürükleyen final sahnesi ile korku sinemasının mihenk taşlarından biri olmayı başarmıştır.

Kaynak

  1. Collider
  2. Theplaylist
  3. Bloody-Disgusting
  4. Screenrant
  5. TasteofCinema
  6. Decider
  7. Aytekin, M. (2006). “Korku Sinemasında Vampir Filmleri ve Korku Sinemasının Tarihsel Sürecinde Degisen Vampir İmgesi.” İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi.
  8. Yaldız, T. (2016). ''Avrupa ve Türkiye'de Korku Sinemas İmgelerinin Kültürel ve Tematik Analizi.'' Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi.
Yorumlar (2)

Putte     03/21/2021 01:03 Id:1276


*Admin

Emeğine sağlık! Keyifle okdum. Çok güzel bir derleme olmuş.

benteksizhepin     03/21/2021 03:03 Id:1279


Moderator

Çok güzel çalışma olmuş. Benim gibi türe çok da yakın olmayan biri bile zevkle okudu... Teşekkürler.... Bu listede benim vazgeçilmezim Rosemary's Baby (1968) | Roman Polanski...