PLANETDP // HABERLER // Yönetmen İncelemeleri #1: Tarkovsky Sineması

Yaratmak nedir? Sanat neye yarar? Bu sorunun cevabı şu formülde yatıyor: "Sanat bir duadır." İşte bu, her şeyi anlatıyor.

                                                                                                                                                                                                  Andrei Tarkovsky

Andrei Arsenyeviç Tarkovsky. Rus yönetmen, senarist ve yazar. Çok az yönetmen vardır ki çağdaşları arasında izleyende böylesi şevk ve coşku uyandırsın. Sinema tarihinin en güçlü sanatçılarından biri olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. İster bağımsız sinema takipçisi olsun ister ana akım sinema, yahut da nadiren film izleyen birisi; herkes bir kenarından aşinadır Tarkovsky sinemasına. Sembolik anlatımın getirdiği çetrefilli dili ve sanatının temelini oluşturan felsefi derinliğinin duyanların gözünü korkutmasıyla meşhurdur. Şiirsel sinemanın duayeni, neredeyse kusursuz sayılabilecek 25 yıllık yönetmenlik kariyerine yedi enfes film sığdırmıştır. Eserlerinin, ölümünün üzerinden 34 yıl geçmiş olsa da sinemaseverler tarafından hâlâ tartışılıyor olması, onun ölümsüzlüğünün ifadesi niteliğindedir. Öyle ki Ingmar Bergman, Akira Kurosawa, Michelangelo Antonioni ve Sergey Parajanov gibi sinemanın önde gelen isimlerinin saygısını kazanmış bir yönetmen olarak Tarkovsky'nin sinema tarihinin panteonundaki yeri kesinleşmiş demektir. Tarkovsky için sinema, hissizleşen insanoğlunu uyarma aracıydı. Maneviyata büyük önem veren usta yönetmen, içine düştüğü makineleşmiş bu dünyada sanatı kendisine araç edinmiştir. Charles Chaplin’in unutulmaz eseri The Great Dictator filminde bahsettiği ‘’çok düşünen ancak az hisseden’’ insan yığınından rahatsızlığını dile getirmek ister bir nevi. Gideon Bachman ile röportajında; ‘’İnsan, özü itibariyle manevi bir varlıktır ve hayatının anlamı bu maneviyatı geliştirmesinde yatar,’’ diyerek maneviyatın, insanoğlunun dünyevi gelişiminde tek yol olduğuna inandığını ifade eder. Ona göre modern çağın toplumunun en büyük eksiği, maneviyat duygusudur ve insanlık daha önce hiç bu kadar inançsız olmamıştır;

 

           '' Bugün ruhun gelişmesine önem vermiyoruz, geçmişte olduğundan da fazla. Tam tersine, öyle görünüyor ki ruhu köksüzleştirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bala üşüşen sinekler gibi maddiyata gömülüyoruz. Ve orada kendimizi rahat hissediyoruz. İlerleme bizi doğru yöne götürüyor mu? Enginizasyon’a kurban gidenlerin sayısı toplama kamplarına kurban gidenlerin sayısıyla karşılaştırıldığında Enginizasyon’un altın çağ olduğunu söyleyebiliriz. Zamanımızın en büyük saçmalığı manen daha düşük karakterde insanların birleştiklerinde insanlığın geri kalanına mutluluğu getirebileceğini düşünmek.''

İnsanı insana anlatma derdi, Tarkovsky sinemasının belirgin bir özelliğidir. Özün, surete baskın geldiği öznel bir sanat anlayışı kendisini hissettirir. Onun sineması, mutlak hakikati arama yolunda bir bilgi edinme sürecidir. Mantık, onun kavrayışında yetersiz bir unsur iken maneviyat, yaşamı algılamanın yegane yoludur. Sanatın ifade şekli olarak şiirsel bir özü kendisine düstur edinen Tarkovsky, sanatçının şair olması gerekliliğini savunur. Ona göre sanat; umudun, aşkın ve inancın besinidir. Bu yüzden sanatçı da bu yolla insanı ve toplumu destekleme görevi üstlenir. Sanatın bir aydınlanma olduğunu ve hayatın asıl yüzünü sanatla gösterdiğine inanır. Ve onun aydınlanması, ancak maneviyat yoluyla gerçekleşir. Sinema, Tarkovsky için tanrıya ulaşabileceği ibadet şeklidir, O’na ulaşma vesilesidir. Yaratanına haykırdığı duadır içten içe. Bu dua hali ve kendine edindiği misyon neticesinde sinemayı insanları uyarmak için bir araç olarak kullanır. Bunu da insanın kalbine seslenerek yapmaya çalışır ve şiirsel sinema olarak adlandırdığı bir akımın içine konumlandırır kendisini. Öznenin mantığı yerine duyguya, düşünceye, hayale ve hatıraya düşkündür bu yüzden. Filmlerinde söz, yerini imgeye bırakır. Mantık, yerini öze bırakır. Kulun yaratanına kendisini bıraktığı gibi, sanatçı da yaratıcılık kayığına sorgusuz sualsiz atlamalıdır ona göre. Çünkü sanatçıya bahşedilen yaratıcılık, tanrının bir armağanıdır ve heba edilmemelidir. Ve yine ona göre gerçek sanatçı deney yapmaz, aramaz; bulurdu. O da sinemada bulmuştu insanların duygusuzluklarını iyileştirip maneviyatlarını diriltme görevini;

 

          ‘’İnsan dua etmek için bir ikonanın önüne çöktüğünde, Tanrıya duyduğu sevgiyi ifade edecek doğru kelimeleri bulur; ama bu sözler gizli kalır, sır olarak kalır. Bir sanatçı da karakterler hikâyeler bulduğunda dua etmiş gibi olur. Yaratırken Tanrı’yla sohbete dalar ve doğru kelimeleri bulur. Sanat, yaratma yetisidir. Yaratan'ın eyleminin yansıması, aynadaki görüntüsüdür. Biz sanatçılar yalnızca bu eylemi tekrarlıyor, taklit ediyoruz. Sanat, Yaratan'a benzediğimiz o kıymetli anlardan birisidir. Üstün Yaratan'dan bağımsız sanata hiç inanmamış olmamın sebebi bu, Tanrısız sanata inanmıyorum. Sanatın varoluş sebebi bir duadır, benim duamdır. Bu dua, yani benim filmlerim, insanları Tanrı'ya ne kadar yaklaştırırsa, o kadar iyi olur. O zaman hayatının anlamını bulacak, '’Kulluk Etme'’nin esas anlamını. Ama bunu asla dayatmayacağım: Kulluk etmek, fethetmek demek değildir.'' 

Tarkovsky sinemasının şiirsel dili, tesadüfi olmaktan uzaktır. Bilinçli bir şekilde kullandığı bu dil, kendisinin de ifade ettiği gibi insanın benliğini geliştirmesinin tek yolu olan maneviyatını yükseltmek için kullandığı bir araçtan ibarettir. Onu bu ilahi sanatı, izlerken kendisini hissettirir ve izleyiciyi o an içinde bulunduğu dünyevi gerçeklikten çıkararak mantığın yerini hissiyata bıraktığı derin mi derin bir rüya alemine çeker. Sinemayı yaratıcı ile iletişim aracı olarak gören Tarkovsky, yaptığı filmlerde izleyicide ruhun bilinmeyen odalarını açarak yaratıcı ifadenin, soyut anlatımın sınırlarını zorlar. Bunu yaparken izleyiciyi de kendisi ile aynı kefeye koyar; sanatını büyüklenme ifadesi olarak görmez. Kendi bahçesinde dolaşır ve izleyicisini de o bahçeye davet eder;

 

          ''Bir şey yapmak istiyorsam ancak kendi tarzımla yaparım, seyirciyi dengim olarak görürüm. Dolayısıyla uzlaşmam. (…) Seyirciden akıllı da değilim aptal da değilim. Seyircinin onuru gibi benim onurum da kırılabilir. Elbette ki insan, cüzdanını düşünerek film yapabilir. Ama benim mesleğim bu değil. Asla bununla uğraşmam.'' 

Şiirin ve resmin duru anlatımı kadrajındaki insanda betimleyen Tarkovsky için sinema, tanrıya ulaşmak için bir pusula olmuştur aslen. Unutturulduğunu düşündüğü sinema sanatıyla insanları silkeler, zihinlerine tokat atmak ister, düşünmelerini ve sorgulamalarını bekler. Onun için sanat, kulluk etmektir. Çünkü sadece sanat, mutlak olana ulaşmasına yardım edebilir. İnsanı anlama ve varlığını anlamlandırma yolunda bir çaba olarak çektiği bu filmler ile tanrısına ibadet eder aynı zamanda. Hayatı boyunca kusursuza yakın olabilmek için kusursuzu yaratmaya çabalar. İsveçli yönetmen Ingmar Bergman'ın 1987'de yayınlanan otobiyografisi Büyülü Fener'de Tarkovsky'den bahsederken, onun filmlerini keşfetmesini bir mucizeye benzetmiştir; "Birden kendimi anahtarları o zamana kadar bana hiç verilmemiş bir odanın kapısında buldum. Benim her zaman girmek istediğim, onunsa rahatça, elini kolunu sallayarak dolaştığı bir odaydı bu. Cesaretle doldum, bir şeyler kamçıladı beni: Biri çıkmış, benim hep söylemek istediğim şeyi, nasıl yaptığını bilmeden ifade ediyordu. Benim gözümde Tarkovsky en büyüktür; filmleri, hayatı bir tefekkür, bir hayal olarak yakalarken, o filmin doğasına sadık yeni bir dil icat etmiştir."

Peki nedir onu bu kadar anlaşılmaz kılan? Gerçekten amacı, sembolik anlamlar yüklediği anlatılarını herkesin konuşmasını sağlamak mı? Yoksa bunu bilinçli bir dürtüyle yapmıyor mu? Hangisi? Zor mu Tarkovsky sineması? Aslında çektiği filmler anlamsız bir dizi görüntüler dizisi de izleyenlerin hüsnükuruntusu mu tüm bu külliyat? Tabii ki değil. Tarkovsky, öze takıntı derecesinde önem veren bir sanatçı. Bir kitapta yazdığı haliyle, bir düşünce ifade ediliyorsa, o yalandır. Bu yüzden konuşmaktan ziyade göstermeyi, anlatmaktan ziyade sorgulatmayı ister. Kendisine de tüm insanlığın maneviyatını diriltme görevi verir ve ona göre sanat, bunun için biçilmiş kaftandır. Usta yönetmen, sineması üzerine şunları ifade eder;

 

          ''Benim amacım kendi dünyamı yaratmak; yarattığımız imgeler, oldukları imgelerden daha fazlasını ifade etmez. Sanatla nasıl duygusal bir bağ kuracağımızı unuttuk: Sanata editörler gibi yaklaşıyoruz, sanat eserinde sanatçının saklamış olduğunu düşündüğümüz şeyi arıyoruz. Aslında bundan çok daha basit, aksi takdirde sanatın bir anlamı olmazdı. Çocuk olmanız gerekiyor; tesadüfe bakın ki çocuklar filmlerimi gayet iyi anlıyorlar, o çocuklara taş çıkartabilecek bir tek ciddi eleştirmenle karşılaşmadım şimdiye kadar. Sanatın özel bir bilgi gerektirdiğini düşünüyoruz; bir yazardan ulvi bir anlam bekliyoruz, ama sanat eserinin doğrudan kalbimize hitap etmesi gerekiyor, aksi takdirde hiçbir anlamı olmaz. Filmlerimin alegorik diye tanımlanmasını istemem; beni rahatsız eden şeyler anlatıyorlar. Anlatımım alegorikse, niyetim bu değil; gizli bir anlamı göstermek gibi ulvi bir güdüm yok. Moskova'da sık sık izleyicilerle tanışır ve onlarla tartışırdım, onları çocuklaştırmaya çalışır, genelde de başarılı olamazdım.''

 

FİLMOGRAFİ

 

1. Ivan's Childhood (1962)                                                                           8.1  8.1  100

Tarkovsky’nin çektiği ilk uzun metrajlı film olan Ivan’s Childhood, sinemanın teamüllerine bundan sonra gelecek filmlere oranla daha yakın bir noktada duran, ustanın dili en yalın ve anlaşılabilir filmi olma özelliği taşımaktadır. Vladimir Bogomolov’un ‘’Ivan’’ adlı kısa öyküsünden uyarladığı film, İkinci Dünya Savaşı esnasında yetim kalan Ivan’ın casus olmak zorunda kalışının hikayesini anlatıyor. İnsanoğlunun harabeye çevirdiği dünyada şiddetin her devirde, her yerde kol gezdiğini gözü pek bir anlatımla izleyicisine sunar. Filmde ne anlatmak istediği hakkında Tarkovsky şöyle der; ‘’ Savaş, yalnızca evleri yıkıp toprakları harap etmekle yetinmez. Aldığı onlarca insanın canıyla yetinmez. Savaş, çocukların çocukluğunu da gasp eder. Filmde, küçük bir çocuğun iç dünyası üzerinden bu trajediyi anlatmaya çalıştım.’’

 

2. Andrei Rublev (1966)                                                                                   8.1  7.9  95

Büyülü gerçekçilik izleri taşıyan 15. Yüzyıl Rusya’sında geçen Tarkovsky’nin bir diğer başyapıtı Andrei Rublev, başından geçen şiddet yüklü bir olay sonrası sessizlik yemini eden ve resim yapmayı bırakan bir ikona ressamı olan Andrei Rublev’in hikayesini anlatır. Film, kaybettiği iç huzurunu yeniden alevlendirmeye çalışan Rublev üzerinden sanatın özünü irdelemeye çalışır. Suskun sanatçı çevresindeki dünyayı anlamlandırmaya başladıkça, sönmüş sanat ateşi de ağır ağır kıvılcım vermeye başlayacaktır. Geleneksel bir sinema deneyiminden ziyade ruhani bir yolculuğu andıran Andrei Rublev, 3 saat 25 dakikalık uzunluğu, ağır sembolik anlatımı ve halisünatif tarzıyla zorlu bir deneyimdir. Bir yerde Tarkovsky sinemasına olan sadakati ölçen bir yapıdadır. Usta yönetmen, Rublev’i çekme macerasına yol açan fikri ise şöyle anlatıyor; ‘’Çünkü, Rublev bir dahi. Başka bir deyişle, dünyayı acı verici bir keskinlikle gören, karşılaştığı her şeye, başka insanların çok fazla görüp, çok fazla alışıp artık hiç fark etmeden yanından kayıtsızca geçtiği şeylere olağanüstü duyarlılıkla tepki veren biri. Bir de bir sanatçı her zaman toplumunun vicdanı olduğu için, Rublev'e yöneldik.’’

 

3. Solaris (1972)                                                                                                   8.1  7.8  95

Sinema tarihinin en büyük filmlerinde birisi olarak kabul edilen Solaris, bilim kurgu türünde yeni bir ufuk açmıştır. Batı sinemasının yetersiz ve sığ vizyonunu kabul etmeyen Tarkovsky duygu ve idrak noktasında türe daha derin katmanlar eklemiştir. Ölen bir doktorun olayını soruşturmak üzere Solaris isimli gezegenin yörüngesinde bulunan bir uzay istasyonuna gönderilen psikolog, istasyona vardığında diğer doktorların garip tavırları ile karşılaşır. Daha sonra ise Solaris isimli gezegenin kendine ait bilinci olduğunu öğrenecektir. Başrollerinde Donatas Banionis ve Natalya Bondarchuk’un oynadığı, Stanislaw Lem’in 1961 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan film, ‘’Sovyet Bilimkurgu Sanat Filmi’’ olarak kabul edilmektedir.

Film hakkında ise Tarkovsky şöyle anlatır; ‘’Romanı beyazperdeye uyarlama kararı türe duyduğum bir yakınlıktan kaynaklanmıyor pek. Asıl mesele, Solaris'te Lem'in bana yakın gelen bir meseleyi ortaya koyuyor olması: İnsanın kendi kaderinin sınırları içinde verdiği mücadele yolunda engelleri aşması, bu yoldaki inançları meselesi, ahlaki dönüşümü. Lem'in romanının derinliği ve anlamı pek o kadar bilim-kurgu türünden kaynaklanmıyor, Solaris'i yalnızca türü yüzünden takdir etmek de yeterli değil. Solaris yalnızca insan zihninin bilinmeyenle karşılaşmasını değil, bir insanın bilimsel bilgide yeni keşiflerle ilgili olarak gerçekleştirdiği ahlaki sıçramayı da anlatan bir roman. Bu yolda engellerin aşılması, yeni bir ahlakın acılı biçimde doğmasını da beraberinde getiriyor. Solaris'te Kelvin'in ödediği 'ilerlemenin bedeli' bu. Kelvin'in ödediği bedel kendi vicdanının cisimleşmesiyle yüz yüze kalmaktır. Ama Kelvin ahlaki konumuna ihanet etmez. Çünkü bu durumda ihanet etmek ilk düzeyde kalmak, daha yüksek bir ahlaki düzeye çıkma girişiminde bile bulunmamak anlamına gelir. Kelvin ileriye doğru attığı bu adım için trajik bir bedel öder. Bilim-kurgu türü, ahlaki sorunlarla insan zihninin fizyolojisi arasındaki bu bağlantı için gerekli zemini hazırlıyor.’’

 

4. The Mirror (1975)                                                                                               8.1  8.2  100

Tarkovsky’nin 1975 yılında çektiği bu otobiyografik eseri, insan hafızasının ve varoluşumuzun temel doğası üzerine felsefik bir inceleme niteliği taşır. Doğrusal olmayan bir zaman çizgisi gel-gitinde geçmişe dönüşler ve rüyalar üzerine temellendirilen film, Tarkovsky’nin en şahsi filmidir. The Mirror’da, 40’lı yaşlarında ölüm döşeğinde olan ve anılara düşkün bir adamın anne babasının boşanmasından II. Dünya Savaşı’nda yaşadıklarına kadar pek çok hatırayı yeniden yaşamasını izleriz. Hikayenin temelini oluşturan bu konuyla ilgili usta yönetmen şunları dile getirir; ‘’İnsanlar değişik zamanlarda, özellikle de ölümle yüz yüzeyken kendilerine ciddi sorular sorarlar. Kahramanımızın hatıralarının mantığı bütün bunların olduğu anda, bütün bu hatıraların gerisindeki sebepte yatar. İşte bu yüzden kahramanımızı ciddi bir hastalık yaşıyorken gösteriyoruz; sağlıklı ve neşeli olsa farklı şeyler hatırlardı, farklı biçimde hatırlardı. Fakat filmin birtakım kuru, dramatik gerekçelere dayanarak bu şekilde yapılandırılmadığını da vurgulamak isterim. Kahramanımızı uç noktada bir psikolojik durumda görmek önemli, böylece hastalığını tümüyle tesadüfi bir durum olarak düşünmeyiz. Bu öyle bir hastalıktır ki, hayatta kalıp kalmayacağını bilmeyiz; gerçi filmin anlamı açısından bu önemli değildir; bir anlamı varsa tabii!''

Her ne kadar tartışmaya müsait bir konu olsa da The Mirror, muhtemeldir ki Tarkovsky’nin başyapıtıdır. Sinemanın teamüllerini en çok zorladığı film, hem ustanın hayatından kesitler sunması hem de şahsına münhasır sinema tarzını yansıtması nedeniyle usta yönetmenin filmografisine atılacak en iyi ilk adım olacaktır. Bunun yanı sıra 108 dakikalık nispeten kısa süresi de diğer filmlerine oranla izlemeyi daha kolay kılıyor. Bir dizi rüyanın üzerine kurulu olan filmi izlerken; çocukluk günlerinden bölük pörçük anılar, Tarkovsky’nin babası Arseni’nin zaman ve ölümsüzlük hakkındaki şiirleri, Kızıl Ordu’nun arşiv görüntüleri ve Tarkovsky’nin yetişkin zamanları arasında gidip geliriz.  Olur olmaz anlarda zamanda ileri-geri atlamalar sonucu sahnelerin gerçek mi yoksa rüya mı olduğunun farkındalığı yavaşça kaybolur. Aynı aktörler farklı karakterleri oynar. Stil olarak bu filmde, Tarkovsky’nin yağmur, ateş ve uhrevi imgeleri rüyavari bir evren yaratmak için nasıl kullandığına şahit oluruz. Anlamanın sınırlarını zorlayan ama bir o kadar da kendisine çeken yapısıyla izleyeni içine hapseder. Filmin anlaşılmaktan uzak yapısına Tarkovsky'nin yorumu ise şöyledir; ''Bu film ne mi anlatıyor? İnsanları. Senin hakkında, baban ya da büyükbaban hakkında bir film. Bu, senden sonra yaşayacak ama yine de 'sen' olan insanı anlatan bir film. Dünyanın bu yüzünde yaşayan bir insanı anlatıyor. İnsan, dünyanın bir parçası ama dünya da onun bir parçası. Geçmişe ve geleceğe karşı kendi hayatını ortaya koymalı. İşte filmin konusu. Bu filmi hiçbir iddia taşımadan, öylesine izleyin ve kendinizi Bach'ın müziğiyle Arseni Tarkovsky'nin şiirlerine kaptırıp gidin! Tıpkı yıldızlan, denizi, güzel bir manzarayı izler gibi... Matematiksel bir mantığa bu filmde rastlayamazsınız. Zaten matematiksel mantığın insanın ne olduğunu ve yaşamının anlamını açıkladığı nerede görülmüş ki?"

 

5. Stalker (1979)                                                                                                       8.2  8,2  100

Stalker, sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden birisi olan Andrei Tarkovsky’nin en iyi filmidir. Yine de bu cümle, filmin hakkını tam anlamıyla vermeye yetersiz kalmaktadır. Stalker filminde Tarkovsky, izleyeni düşünsel bir yolculuğa çıkarır. Sendeleyerek yürüdüğü hakikate ulaşma yolculuğunda küçük bir aralık açar, fakat sonunda yine içi boş diyalektiğin eline bırakır izleyenleri. Kibirli bilimkurgu türünün üzerine dalında olgunlaşmış bir felsefe örtüsü serer. Kamerası radyoaktif çorak bir arazi üstünde süzülürken, bir yandan da evrenin bazı gizemlerini üzerine satır araları koymayı ihmal etmez. Kahramanlarımız en gizli ve karanlık arzuları gerçeğe dönüştürdüğü söylenen bir heterotopyaya, Bölge'ye, doğru yolculuğa çıkarken, onlarla birlikte biz de ruhumuzun saklı labirentlerinde dolaşmaya başlarız. İnanç kavramının farklı şekillerde incelendiği filme dair usta yönetmen şunları dile getirir; ‘’Aslında bu bir yolculuk değil, karakterlerin kim olduklarını keşfettikleri bir tür sohbet. Gerçek filozofların her zaman şair olduğu, şairlerin de filozof olduğu şeklinde bir izlenimim var. Benim imgelere ihtiyacım vardı, duygularla damıtılmış sembollere, ama bu, imgelerin bir entelektüel içerikten yoksun olduğu anlamına gelmiyor. Herhangi bir imge, ne kadar çarpıcı olursa olsun -ki çarpıcı olması gerekir- çok özel, önemli bir içeriğe sahiptir. İşte bu yüzden şiiri ve felsefeyi birbirinden ayıramıyorum.''

 

6. Nostalgia (1983)                                                                                                      8.1  6.7  87

Tarkovsky’nin SSCB dışında çektiği ilk film olma özelliği taşıyan Nostalgia, yönetmenin diğerlerine oranla daha az bilinen eserlerindendir. Film, 18. Yüzyıl bestecisi Sosnovsky’nin hayatını araştırmak için İtalya’ya giden Rus yazar Andrei Gorkachov’un hikayesine odaklanır. Nostalgia, insanlığın içi boş mirasının şiirsel bir keşfidir. Usta yönetmen, filmin adı ve anlattığı mesajı ile ilgili şunları dile getiriyor; ‘’ Benim filmimin nostaljisi, kendi köklerinden çok uzak olup oraya dönemeyecek birinin çektiği ölümcül bir hastalık. Oleg Yankovski'nin canlandırdığı baş karakter Gortçakov, İtalya'ya iş için gelen bir Rus entelektüel. 'Nostalji' dendiğinde sınırlı bir biçimde tercüme edilmiş olan filmin adı, uzakta olana, birleşemeyecek dünyalara, ama aynı zamanda kendi içimizdeki bir yuvaya duyduğumuz özlemi ifade ediyor. Nostalji tam, yekpare bir duygudur. Başka bir deyişle, insan kendi ülkesinde, en yakını olan insanların yanındayken de nostalji duyabilir. Mutlu bir yuvaya, mutlu bir aileye rağmen nostalji duyabilir, sırf ruhunun sınırlandığını hissettiği için, ruhu onun istediği gibi çoğalmadığı, yayılmadığı için. Nostalji, dünya karşısındaki o güçsüzlük, insanın kendi maneviyatını başka insanlara aktaramamasının acısıdır. Nostalghia bir göç filmi değil, nostalji hakkında, gurbetlik çekmek denen duygu hakkında, sıla hasreti hakkında bir film. Hepsi bu. Film bunlar hakkında.’’

 

7. The Sacrifice (1986)                                                                                               8.1  7.7  86

Tarkovsky’nin son filmi olan ve ölümünden yalnızca birkaç ay evvel çektiği The Sacrifice, eleştirmen olmak için tüm geçmişinden vazgeçen orta yaşlı bir tiyatro oyuncusu Alexander’e odaklanır. Ailesiyle oturduğu yemek masasında III. Dünya Savaşı’nın çıktığını öğrenen Alexander, nükleer bir felaketi engellemek için tanrısıyla pazarlık etmeye koyulur. Filmin baş karakteri, herkesi kurtarmak için kendi mutluluğundan vazgeçerek tüm dünyanın günahını, kabahatini sırtlanır. The Sacrifice'de Tarkovsky, inanç ve varoluş gibi insanın ezeli bilinmezlerine dair kendi hayat felsefesinden kesitler sunar. Temeline özellikle Nietzsche ve Kierkegaard’ın felsefesi alan Tarkovsky, inancın insanoğlu için vazgeçilmezliği üzerine son sözünü söyler.

KaynakFar Out Magazine, The Calvert Journal

  • John Gianvito (2009). Şiirsel Sinema - Andrey Tarkovski (Andrey Tarkovsky - lnterviews, (Çev. Ebru Kılıç), Agora Kitaplığı.
  • Ömer Osmanoğlu (2018). Tarkovsky Sinemasında Sanat ve Maneviyat İlişkisi: Andrei Rublev Üzerine Bir İnceleme, TRT Akademi, 3(5):30-56.
  • Vedat Tezca (2016).Tarkovsky'de Sanat Yapıtı:Özdeğin Sınırlarını Sonsuza ZorlamakSüleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 23:311-328.
  • Andrey Tarkovski (1992). Mühürlenmiş Zaman (Çev. Füsun Ant), Afa Yayınları.
  • Mehtap Özsoy (2017). Şiirsel Sinema: Andrey Tarkovski - John Gianvito, SineFilozofi Dergisi, 2(3), s.172-173.
  • Ingmar Bergman (2007). Büyülü Fener, (Çev. Gökçin Taşkın), Agora Kitaplığı.
Yorumlar (3)

Putte     12/20/2020 11:12 Id:1221


*Admin

Çok güzel bir derleme, inceleme ve çalışma. Liste de cabası. Bayıldım tek kelimeyle. Bazı filmleri izlenecekler listeme aldım. Teşekkürler!

benteksizhepin     12/20/2020 03:12 Id:1222


Moderator

Gerek görsel gerek muhteva olarak mufassal ve başarılı bir çalışma olmuş... Ellerinize sağlık...[ "Sanat bir duadır." İşte bu...]!!!

fotifoti     12/21/2020 02:12 Id:1223


Çok emek vermişsiniz, doyurucu bilgiler ve liste için teşekkürler